25.03.2009

İstemeyi vermezdi, isteseydi.





suları çekilmiş buradan

geride kalanlara, ‘peşime düşün’ demiş
kimse deniz kadar cesur değilmiş..




İnsanın kendi hayatını yönlendirdiğini görebilmesi kadar güzeldir göç vaktini seyretmek. Bir cümle ya da bir kelime, akışını değiştirir kader çizgisinin. İstemek... İstemeyi vermezdi, isteseydi.



‘Oturup bir köşeye söyleşmek geçti içinden. İçinden her geçeni nasıl yapamadıysa bunu da yapamayacağını biliyordu elbet. Bilmekse yetmiyordu çok şeye, anlamak gerekti. Her şeyi anlamak. Anlaşılmayı beklemekten çok anlamak... Bir göç yolunun hangi yöne meylettiğini... bir güney yolcusunun güneye düşen gönlünün nasıl yitip gittiğini... gözlerden süzülenin bir tek yaş değil hayatın en büyük parçası olduğunu... günbatımında batanın bir süreliğine yitişini... sözlerin ardında yatanların, uykusunun ne kadar derininde kaybolduğunu... çamların çatıkatında yaşayan sincapların fındık depolarken tükettikleri enerjiyi...

Anlaşılmayı beklemeden, önce anlamak...’

İnsanın hayatın tadına bakacak kadar vakti olması kadar güzeldir bir kayığın küreklerini çekmek. Bir acı ya da özlem, küstürmeye yeter sevinci. Direnmek... Gücü vermeseydi yüklemezdi.



gökyüzüne çıkan merdiveni tamamladı adam

herkesi çağırdı, bir bir tırmandılar

geride bir çocuk kaldı

gidenlerin ardından uzun uzun baktı

‘güneşin ısıtacağı biri olmalı.

masalları okuyan...

toprağa basan...

ve karanlıktan korksa bile gece uyuyan...’

dedi çocuk



İnsanın hayatın da öğrenilebileceğini bilmesi kadar güzeldir olgunlaşmış bir inciri dalından koparmak. Bir öykü ya da masal, yaşanabileceklerin sınırını çizer. Sormak... sorular olmasaydı cevapların anlamı kalmazdı.


eğer sözlerimin ölçüsünü tartabilseydi çok ağır olduğunu farkedecekti

başka yöne çevirebilecekti o bakışları havanın

ve düşün dilinin inceliklerinde karanlığa bir mum yakıp

‘ben’den örülme senfoniler dinleyecekti yıldızlar yağacaktı belki saçlarından

soruların felsefesinin, cevapta biteceğini o yıldızlardan anlayabilirdi

bilseydi eğer kaybolacağını

belki hiç cevap aramayacaktı uzaklarda...


naz ferniba





24.03.2009

anlatacaklarım vardı..


kalabalık sesler doluşurken beynime,birden saçlarının kokusunu düşünüyorum.pat diye gözlerine düşüyorum.kahretsin! saçlarının kokusunu bilmiyorum.hiç gereği yokken serseri bir rüzgar saçlarını düşürüyor aklıma.en gösterişli caddelere atıyorum kendimi.faydası yok.yaşamak bir çarmıh gibi ellerimi acıtıyor.tanrım korkunç!gözlerin yüzümden düşüyor.siyah düşlerimi kimse aydınlığa yormuyor.bazen diyorum,otobüslerin camına başımı dayasam.her durağa dikkatlice baksam seni görebilir miyim diye.hiç kimseye farkettirmesem seni aradığımı.sonra seni hiç bulamasam.gerçekten olup olmadığından kuşku duysam.sonra,sonra..yanımda olsaydın anlatacak çok şeyim vardı sana.belki de susardım saatler boyu.konuşmam gereken hiçbir yerde konuşamadığım gibi.temiz bir kağıt bulabilseydim sana mektup yazacaktım.gerçi adresin yok ama olsun..sana kullanılmamış bir aşk bırakıyorum.üstü kalsın..

kekeme çocuklar korosu..

21.03.2009

Mat Bir Gündü...


Mat bir gündü.İnsanın içine sıkıntı veren cinsten.Yağmurun hemen sonrası.Göklere dokunsak yağmur yine bardaktan boşalırcasına üzerimize yağacaktı.Konuşsak yağmur yağacaktı yeniden.Penceren dışarı çevirsek başlarımızı yağmur yağacaktı.Birimiz ayağa kalksa,bir diğerimiz gözlerini sım sıkıya yumsa,derin bir iç çeksek,ellerimizle yüzümünü kapasak,geçmişe dalsak durduğumuz yerde yağmur yağacaktı.

Ne yaparsak yapalım gök üzerimize yağacaktı.
Ne yaparsak yapalım kent üzerimize yağacaktı.

Albümlerde bekleşen fotoğraflar apartman saçaklarına sinmiş kuşlar çöp kutularının altına sığınmış kediler kitap aralarına iliştirdiğimiz çiçekler fanilalanın kenarına iliştirilmiş muskalar üzerimize yağacaktı.
Hayat aramızda kalmış utangaç bir çocuktu sanki.
Kent susmuş ve söylenecek bir çift lafın merakına dalmıştı.

Susuyorduk öylece...

Göz göze gelsek kör olacaktık.Konuşsak sözler bitecekti ve söylenecek bir çift söz kalsın diye konuşmuyorduk.Geriye dönebilecek bir adım kalsın diye susuyorduk,konuşmuyorduk.

Bir konuşsak gök üzerimize yağacaktı.
bir konuşsak kent üzerimize yağacaktı.

Gelinlik giymemiş genç kızların yüzü kararacak,ıslak asfaltta oturmuş yaşlı adam bir daha kalkmayacaktı.üzerimizde binlerce göz,odanın her yanında binlerce kulak,hepsi durmuş ve ilk sözün tedirginliğini yaşıyordu.
henüz akşam olmadığı halde ortalığı uğursuz bir karanlık kaplamıştı.Bir sokakta yalnız başına bırakılmış gibiydik.İlk kez bunca zamandır kapı çalınmıyor,telefon çalmıyor,sokak satıcıları bağırmıyor,okuldan dönen çocukların sesi soluğu çıkmıyordu.

Sensizlikten ilk defa korkuyordum.

Hayat,herkesin sustuğu bir anda kulaklarımızı yırtan bir çocuk ağlamasıydı.

ah çocuk zamanlarım!
çokomel kutusuyla yakalayıp,örümcek ağına attığım sineklerin çığlıkları,bilet parası bulamadığım zaman otobüse kaçak binmenin tedirgin edici aceleciliği,öğle paydoslarında bir çorbayla yenilen bir bütün ekmeğin utancı.Orda olmaktan başka , her zaman diliminde olmaya razıyım.Yaşanmış tüm korkuları,boğazıma sarılan tüm tedirginlikleri,burnumu sızlatan tüm ağlayışlarımı yeniden yaşamaya razıyım.

Mat bir gündü.

İnsanın içine sıkıntı veren cinsten.Gözlerimizi kaçırıyorduk.
Mülteci kampları ekmeksiz kalıyor,hücrelerde kısık sesliölüm öyküleri anlatılıyordu.Biz susup son sözü dilimizde saklıyorduk.Son sözü ağzımızda toplıyorduk.

Konuşsak , gece üzerimize yağacaktı.
Konuşsak, kentin gözyaşlarıyla sırılsıklam olacaktık.
Konuşsak, akşamüstü koşuşturmaları kalbimizi paramparça edecekti.

Köşede üstüste yığılmış duran kitaplar,kültablasında birikmiş sigara izmaritleri,kapakları açık kalmışalbümler,kanal düğmesi kopuk radyo,gözlerini üzerimizden kaçırıyordu.Odada ne varsa başka yana çeviriyordu gözlerini.

Mat bir gündü.

Aslında biz ne yaparsak yapalım kent üzerimize yağacaktı.
Başını yerden kaldırdın ve gök gürledi.Özenle yazılmışmektuplar,akrebi yorgun saat,duvardaki solgun poster,sararmış tül perde savruldu.

Gittin ve kent üzerimize yağdı.
Gittin kent gözlerimden boşaldı.
gittin ve hemen ardından yağmur yağdı...



"Kraliçenin pireleri" adlı kitaptan